SİNOP CEZAEVİ

SİNOP CEZAEVİ – ABDULLAH AGÂH ÖNCÜL

Anadolu’nun Alkatrazı diye bilinen Tarihî Sinop Kapalı Cezaevi 1999 yılına kadar faaliyette bulunmuştur. Şiirler, şarkılar ve içerisinde çevrilen film senaryoları gibi birçok esere ilham kaynağı olmuş, üç tarafı denizle çevrili bu yapının içerisinde yer aldığı kalenin yaklaşık 4000 yıllık bir geçmişi vardır. İlk hali bölgenin hâkimi Gaskalılar tarafından yapılmış daha sonra ise Grek, Pontus, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlılar kendi dönemlerinde kaleyi korumuş ve güçlendirmişlerdir. Hapishanenin bulunduğu alan, 1214 yılında Sinop’u ziyaret eden Selçuklu Sultanı İzzettin Keykavus tarafından yaptırılmıştır. İç kale burçları ise 1560 yılından itibaren zindan olarak kullanılmıştır. Güneydeki sur duvarlarında ise iki adet tersane kapısı vardır. Surların yapımında Arkaik, Klasik ve Helenistik devirlere ait çok sayıda mimari unsurlar kullanılmış. Kalenin cezaevi olarak kullanımına ait en eski belgeler ise 1568 yılına dayanmaktadır. Selçuklular döneminde tersane olarak kullanılan iç kale, Osmanlılar döneminde de 1882 yılına kadar bu işlevini sürdürmüş, sonra zindan yapılmıştır. İç kalenin resmi olarak hapishaneye dönüşmesi ise 1887 yılında olmuştur. O dönem Sinop Mutasarrıfı Veysel Paşa yeni binalarla birlikte bir de binanın önünde tek kubbeli bir Osmanlı hamamı eklemiştir. Hapishane iki katlı ve U şeklindedir. 50 kişilik 28 koğuşu olan 3 kısımdan oluşan bu yapı, 32 metrelik 11 adet burç ile desteklenmiş iç kaleyi bir uçtan bir uca gezen muhafızlar için sur üzerindeki gezi yolları da yapılmıştır. 1939 yılında da çocuk hapishanesi olarak kullanılmak üzere 2 katlı 9 koğuşlu bir bina daha eklenmiştir. 1960 yılına kadar Birçok ünlü şahsiyetinde ceza yattığı bu cezaevinde arşiv tutulmadığı için burada onlar hakkında detaylı bilgiye ulaşmak zordur. Ancak burada yatan ünlü yazar ve şairler hakkında en gerçekçi bilgileri, yine onların Cezaevindeyken veya sonra yazdıkları anılarından elde etmek mümkündür.120 yıllık Cezaevi 1997 yılına kadar toplumdan tecrit edilmek istenilen yazar ve şairlerin, azgın mahkûmların sürgün yeri olmuştur. Cezaevi 1996 yılından itibaren boşaltılmış ve Kültür Bakanlığı’na devredilmiştir. 2003 yılında İl Özel İdaresine tahsisi yapılmıştır. 2000 yılından itibaren ziyarete açılan Cezaevini sanat galerileri müzeleri, konaklama tesisleriyle tam teşekküllü bir kültür kompleksi haline getirme çalışmaları halen devam etmektedir.

 

Büyük bir taş yığını gibi görünse de binlerce yıllık geçmişi olan bu yapı anlatılamayacak kadar çok olaya ve kişiye tanık olmuştur. Ve bir o kadar da duygular ve sırlar sinmiştir duvarlarına. Zindanda ilk yatanlar 1560’lı yıllarda çıkan bir ayaklanmada yağmacılıkla suçlanan İbrahim ve Mehmet adlı iki şahıstır. Zindanların bir başka misafiri ise 1713’te Kırım Hanı Devlet Giray’dır. Cezaevi yıllarında ise Sabahattin Ali, Refik Halit Karay, Mustafa Suphi, Ahmet Bedevi Kuran, Refii Cevat, Hüseyin Hilmi, Burhan Felek, Osman Cemal Kaygılı, Celal Zühtü Benneci, Ruhi Su, Zekeriya Sertel, Kerim Korcan, Zeyyat Selimoğlu, Osman Deniz gibi isimler bu cezaevinde yatmış bazı isimlerdir. Cezaevini anlatan en duygulu şiirler ise Sabahattin Ali’nin kaleminden çıkmış, “Hapishane Şarkısı V” yani “Aldırma Gönül” burayı anlatan, bu duvarların ruhunu tasvir eden bir şiir olmuştur. Sonraları ise 1976 da Kerem Güney’in hicaz bestesi ile hiç unutulamayacak bir hapishane türküsü haline gelmiştir.

Pencerelerinden bakıldığında cezaevi büyük kale surlarından başka hiçbir şey görememektedir, fakat hırçın dalgaların sesleri duyulmaktadır. Denizi hiç görmeden sadece sesini duymak, bu çıkmazın acısını sanırım her dalga ile daha da katlamıştır içerde ömür tüketen mahkûmların. Ve üç tarafı denizle çevrili bu yerde rutubetten çürüyen, kocaman farelere yem olan mahkûm vücutlar ancak şairin şu dizeleriyle anlatılabilirdi:

“Dışarıda deli dalgalar / Gelip duvarları yalar / Seni bu sesler oyalar / Aldırma gönül aldırma”

Evliya Çelebi ise Seyahatnamesi’nde kale içerisindeki bu zindandan şöyle bahsetmiştir;

“Büyük ve korkunç bir kaledir. 300 demir kapısı, dev gibi gardiyanları, kolları demir parmaklıklara bağlı ve her birinin bıyığından 10 adam asılır nice azılı mahkûmları vardır. Burçlarında gardiyanlar ejderha gibi dolaşır. Tanrı korusun, oradan mahkûm kaçırtmak değil, kuş bile uçurtmazlar.”

Türkiye’nin dört bir yanından gönderilmiş mahkûmların cezalarını çektiği, tüyler ürperten bu yerde gezinirken hissedilen tek şey, duvarlara kazınmış hasretler, gurbetler, işkenceler, idamlar ve belki de pişmanlıklarla dolu an’ların izleriydi. Sadece Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlı olduğu cezaevi yıllarında yedi yüzden fazla idam gerçekleştirildiği biliniyorsa, buraya gelen mahkûmlar çoğunlukla darağacına getirildiği de söylenebilir aslında. Genelde idamlıkların olması belki de burada firar olayının neredeyse imkânsız olmasından dolayı da olabilir. Bu cezaevinin tek kapısı var ve oda karaya bakan yüzünde. Diğer duvarlarının çoğunluğu denize bakıyor. Ve cezaevi çok yüksek, kalın örülmüş kale surlarının içerisinde ayriyeten tekrar örülmüş duvarların içinde kalmakta. Yani aşılması imkânsız duvarlar var ve tünel kazmanın da imkânı yok, zira toprağın altı deniz suyu. Kanallardan da geçilmek istense, duvarlardan da aşılmak istense boğulmak en mümkün son. Ayrıca Sinop şehrinin girişi ve çıkışı aynı yerden olduğu için şehirden de çıkmak çok kolay olamaz. Bunlara rağmen içlerinde idamlıkların da bulunduğu sayısız ve başarısız kaçma vakasının olduğu kayıtlarda var.

Bu cezaevinde en korkunç yer ise sorun çıkartan mahkûmların konduğu ‘Karadağ’ denilen 3. kısımda bulunan, 21 disiplin hücresi olan, tek kişilik, demir plakalarla örülmüş ağır kapılı kapkaranlık odalar. İçerde lavabo ve tuvaletin olduğu bu oda 2 metre kare kadar bir yer. Yatak yorgan verilmeyen bu mahkûmlara yemek de çok kısıtlı verilirmiş. Su ve ekmek. Bu hücrelerde bulunan aç farelerle bir hafta geçirenler eğer ekmeklerini bu hayvanlara vermezlerse kendileri yem olup hücreden cesetleri çıkarmış.

Öyle bir yer ki, artık buradan çıksa bile bir mahkûm, yıllarca soluduğu rutubet yüzünden ya akciğer kanserinden ölürmüş ya başka hastalıktan. Öyle ki burada onlarla ömür tüketen gardiyanlar bile bu hastalıklardan öldüğü söylenir, yazılır, çizilir. Zaten böyle bir mekândan çıkıp da iflah olmak da imkânsız. Ancak buradan daha etkili bir ibret yeri de belki çok zor bulunur.

Pişmanlıkları telkin eden ve mahkûmları düşündürmeye çalışan, K. Atatürk, Mevlana, W.Shakspeare, Einstein ve Seneca’nın ünlü sözleri yazılmış büyük büyük puntolarla bina içindeki duvarlara. İşte o sözler:

“Özgürlüğü elinden alınan vatan çocuklarının, cezası bittiği zaman topluma yararlı olacak kimseler halinde yetiştirilmesi lazımdır.” K. Atatürk

”Kusursuz dost arayan dostsuz kalır.” (Mevlana)

“Hatasız insan yoktur. İnsanlık hatasını kabul ve tamir etmekle ölçülür.” (Einstein)
”Kan, kanla değil su ile yıkanır. Öç almanın sonu yoktur.” (W.Shakspeare)
”Kitapsız hayat, kör, sağır ve dilsiz hayattır.” (Seneca)

Bu kadar olumsuzluğa rağmen güzel icraatlarda yapılmış bu cezaevinde. Mesela mahkûmlara el sanatları öğretilmiş. Marangozluk, matbaacılık, kuyumculuk, oymacılık gibi sanatlarla üretime yöneltilmişler. Üretilen eşyalar dışarıya satılıp, mahkûmlar da el emeklerinin karşılığını almışlar. Bu arada “zaman yükü” hafifletilmiş bir nevi.

Binlerce yıllık kaleden zindana, zindandan cezaevine dönüşmüş Tarihi Sinop Cezaevini Sabahattin Ali en kısa ve anlamlı şöyle özetler:

‘…denizin sesini duyup, mavisini görememek insanoğlunun çekeceği en büyük işkencelerdendir…”

 Kaynakça:
http://tr.wikipedia.org/wiki/Tarih%C3%AE_Sinop_Cezaevi
http://www.sinopmuzesi.gov.tr/TR,78323/sinop-tarihi-cezaevi.html

 

agah öncül-sinop cezaevi

agah öncül-sinop cezaevi (48)

agah öncül-sinop cezaevi (47)

agah öncül-sinop cezaevi (46)

agah öncül-sinop cezaevi (45)

agah öncül-sinop cezaevi (44)

agah öncül-sinop cezaevi (43)

agah öncül-sinop cezaevi (42)

agah öncül-sinop cezaevi (41)

agah öncül-sinop cezaevi (40)

agah öncül-sinop cezaevi (39)

agah öncül-sinop cezaevi (38)

agah öncül-sinop cezaevi (37)

agah öncül-sinop cezaevi (35)

agah öncül-sinop cezaevi (34)

agah öncül-sinop cezaevi (33)

agah öncül-sinop cezaevi (32)

agah öncül-sinop cezaevi (31)

agah öncül-sinop cezaevi (30)

agah öncül-sinop cezaevi (29)

agah öncül-sinop cezaevi (28)

agah öncül-sinop cezaevi (27)

agah öncül-sinop cezaevi (26)

agah öncül-sinop cezaevi (25)

agah öncül-sinop cezaevi (24)

agah öncül-sinop cezaevi (23)

agah öncül-sinop cezaevi (22)

agah öncül-sinop cezaevi (21)

agah öncül-sinop cezaevi (20)

agah öncül-sinop cezaevi (19)

agah öncül-sinop cezaevi (18)

agah öncül-sinop cezaevi (17)

agah öncül-sinop cezaevi (16)

agah öncül-sinop cezaevi (15)

agah öncül-sinop cezaevi (14)

agah öncül-sinop cezaevi (13)

agah öncül-sinop cezaevi (12)

agah öncül-sinop cezaevi (11)

agah öncül-sinop cezaevi (10)

agah öncül-sinop cezaevi (9)

agah öncül-sinop cezaevi (8)

agah öncül-sinop cezaevi (7)

agah öncül-sinop cezaevi (6)

agah öncül-sinop cezaevi (5)

agah öncül-sinop cezaevi (4)

agah öncül-sinop cezaevi (3)

agah öncül-sinop cezaevi (2)

agah öncül-sinop cezaevi (1)