Yalova’nın Teşvikiye’si

Yalova’nın Teşvikiye’si  –  Abdullah Agâh Öncül 

     Orijinal ismi “Assassains” ve bir Richard Donner filmi olan ve de Türkçe’ye “Suikast Çemberi” diye çevrilmiş bir film izlemiştim yıllar önce. Başrolde Silvester Stallone ve Antonio Banderas oynuyordu. Filmin ilk sahneleri iki tetikçinin dizlerine kadar su seviyesinin olduğu bir ağaçlığın içinde yürürlerken başlıyordu. Stallone’nin canlandırdığı Robert Rath adlı tetikçi, Nicolai Tachlinkov adlı başka bir Rus tetikçisini infaz etmeye getirmişti bu ağaçlığa. Seçilen bu yerde, infazın gizliliği ve sessizliği, yağan yağmurun kattığı sıkıntı ve mekânın gizemli çekiciliği ile birlikte en kuşkusuz bir biçimde anlatılmaya çalışılıyordu. Yan yana sıkışmış gibi duran, kalın gövdeli ağaçların olduğu; suyun birikmesine sebep devrilmiş büyük ağaç gövdelerinin setler oluşturduğu ayrıntılı bir kadraj vardı sahnede. Ve bu sahnelerin çekildiği yeri çok merak etmiş, Türkiye’de acaba böyle mekânlar var mıdır diye aklımdan geçirmiştim. Fotoğrafçı gözüyle film izlemek ayrı bir tariftir, çünkü bir zaman sonra sahneleri, mekânları ve geçişleri takip etmeye başlarsınız. Sinemanın içinde fotoğraf aramaya başlar, filmin içinde aklen fotoğraf çekmeye çalışırsınız. Fotoğraf bilgisi ve gözlemciliğin yerleştiği zihinler biraz böyle çalışır, zira şu da unutulmamalıdır ki en iyi filmlerin yönetmenleri, genellikle sinemadan önce fotoğrafla pişmişlerdir. Ve filmlerinin kadrajları estetik ve dolu fotoğraflarla süslüdür. 

      Tabii ki sonradan filmi de unutmuştum sahneyi de, ta ki geçenlerde Yalova’da yaşayan, ağabeyimi ziyaret edene kadar. Hak verirsiniz ki fotoğrafçı ağırlamak hem kolaydır hem de zor. Farklı ve ilginç bir şeyler varsa şehrinizde, fotoğrafçı dostlarınızı ağırlamaktan hiç çekinmeyin ve hiç düşünmeyin ne yapsak nerelere götürsek diye. Öyle büyük sinemalarda, meşhur cafelerde, çılgın alışveriş merkezlerinde ağırlamanıza hiç gerek yok. İlginç ve tematik bir yer bulun fotoğrafçı eş, dost, kardeş her neyinizse, beraber gezmeye vaktiniz olmazsa bile, sabah götürüp bırakın akşam dönüşte geri alın, o hiç sıkılmadan çok mutlu bir gün geçirecektir, bundan hiç şüpheniz bile olmasın. Ağabeyim düşünmüş taşınmış, birçok defa severek gittiği Yalova’nın Çınarcık İlçesi’nin Teşvikiye Beldesi’ne beni götürmeye karar vermiş. Akşamüstü İstanbul’dan Yalova’ya geçtim ve ertesi sabah beraber yola çıktık. Şehir merkezinden Yeşil – Mavi Yol yazan bir tabelaya saptık ve bir karayoluna çıktık. Yolun bir tarafı orman bir tarafı deniz olduğu için böyle bir isim yakıştırmışlar. Güzergâhımız Teşvikiye ve oradaki Kent Ormanı, Çifte Şelaleler ve Dipsiz Göller. Yani bu, tümgün kahverengi tabelaları takip edeceğiz demekti. 

      İlk önce Yalova’nın yaklaşık 20 km uzaklığında olan Teşvikiye Beldesi’ne geldik. Girişi sıradan bir köy havasında ama köy boyunca uzanan akarsuyu takip ettiğinizde ilk önce yolun sonuna doğru etrafınızdaki ağaçların ve kayalıkların yükselmeye başladığını fark ediyorsunuz. Ardından köy sanki aniden bitiyor, ev, insan, hayvan hepsi geride kalıyor ve çok yüksek boydaki çınarların arasında buluyorsunuz kendinizi. Yolun sonunda karşınızda ağaçların olduğu ve toprağı koyu sarı renkteki dimdik bir yamacın altından akan suyun üstüne kurulmuş bir köprüye geliyorsunuz. Köprüden önce rehberlik eden ahşap tabelalar var ve köprüyü geçtikten sonra artık çınarların dünyasındasınız. Ayrıca bu noktadan itibaren bu yol sadece yaylalara, sık ormanlara, dağlara ve gizemli göllere çıkıyor. Yolda ilerlerken ilk karşınıza çıkan sol tarafınızdaki küçük bir göle benzeyen su birikintisi. Akan nehrin önüne sanırım hem çınarları suya doyurmak hem de suyun hızını düşürmek için ardı ardına basamaklı beton setler yapılmış. Ve bu setler suyun bir seviyeye kadar yükselmesine sebep olmuş. En başta anlattığım film sahnesi işte burayı görünce geldi aklıma. Tabiî ki durduk ve gezinip fotoğraflar çekmeye başladım. Kökleri ve bazı yerlerde gövdeleri bile bu biriken suyun altında kalan, son yapraklarını döken ağaçlar, esintinin olmadığı bu vadide aynaya dönüşen suyun üstünde çok canlı bir kış manzarası yansıtıyorlardı. Suyun geldiği tarafa yürüyünce kesilmiş ağaç gövdelerinin üst üste istiflendiği ve üstlerini örten zayıf bir güneş örtüsünün olduğu kareler yakaladım. İlerideki korunun sırtından yükselen dağın görüntüsü ise bu odunlara eşsiz bir fon oluşturuyordu. Gölün etrafında dolaşıp daha farklı açılar da yakaladıktan sonra kış güneşi hızlı hareket ettiği için ve fazlaca vakit olmadığı için yola devam ettik. Kıvrılarak giden yoldan yaklaşık 2 km sonra Kent Ormanı’na geldik. Terkedilmiş ıssız, sessiz bir yerdi. Girişindeki ateş yakılmaz gibi diğer uyarıların haricinde, ağaçlardan yapılmış bir uyarı tablosu vardı ki çok ilginçti: “ORMANA GİRERKEN BİR YAKININIZA HABER VERİNİZ”. Sanki heyecanı yükseltmek için yazılmış gibi görünse de sonuçta çok çeşitli canlıların bulunduğu bir mekândı burası. 2kmlik yürüyüş patikasında yürürken, özenle hazırlanıp numunelerin önüne açıklamalar yazılmış tabelalardan edindiğim bilgilere göre; 470m yükseklikteki bu orman, kayın, karaçam, meşe, kestane, gürgen, ıhlamur, çınar gibi yaklaşık 15 çeşit ağaç türünün, yabani sarmaşık, kuşburnu, pençe çalısı, melengiç gibi en az 10 çeşit bitki türünün ve ayı, yaban domuzu, tilki, sincap, çakal, ağaçkakan, yılan gibi yaklaşık 30 farklı hayvan türünün de yaşadığı ve barındığı bir dünyaymış. Yürüyüş, ilk önce akarsuyun üzerine kurulmuş uzun bir asma köprüden geçerek başlıyor, daha sonra tepelere doğru tırmanıp sessizliğe boğuluyor. Yürürken her tarafta başka bir tür ağaç ve yerlerde birbirinden farklı sarı, beyaz, kırmızı renklerde mantarlar görmek mümkün. Şirinleri kovalayan Gargamel’in sesinin kulaklarda canlandığı bu orman; doku ve detay fotoğrafları çekmek isteyenler için tam bir makro dünya. Yolun devamında patika boyunca, farkına varılmayan bir tırmanış var aslında. Çıkılan onca merdiven de arada kaynıyor. Ama bu tatlı tırmanışın sonunda bir sürpriz var hatta iki sürpriz ki adı üstünde Çifte Şelale. Önce ahşap bir balkondan izlenebilen Alt Şelale karşılıyor, 50m ilerde de daha da yüksekten düşen Üst Şelale bir sürpriz yapıyor. Patikanın başındaki sessizlik, şimdi iki şelalenin ortasından geçen köprünün üstünde tamamen bir uğultuya dönüşüyor. Bu yağışlı kış mevsimi, şelalenin senfoni orkestrasındaki enstrümanların çoğaltmasına da yardım ediyor. 

     Şelalelerin olduğu bu bölgede bolca fotoğraf çekip vakit harcadıktan sonra, geri dönüp bu ormana saptığımız yerden tekrar ileriki güzergâhımızı takip ediyoruz. Daha sonra yaklaşık 3kmlik ve bazı yerlerde de heyelanın olduğu büyük, kalın gövdeli ağaçların rehberlik ettiği, çok dönemeçli bir yolun ardından solumuzda Dipsiz Göller tabelasını görüyoruz. Alanın bu bölümünde Büyük Dipsiz Göl ve Küçük Dipsiz Göl adında iki ayrı göl bulunmakta. Biz büyüklere saygı ilkemizle önce Büyük Dipsiz Göl e gittik. Gezi esnasında ağabeyimin bana verdiği en ilginç bilgiler bu göl hakkındaydı. Gök taşının düşmesiyle oluşan, bir krater gölü olduğunu ve kaç metre derinlikte olduğunun bilinmediğini söyledi. Tahmini derinlik bilgilerinin olmasına rağmen şu ana kadar hiçbir dalgıcın bu göle dalmaya cesaret edemediğini, bu sebeptendir ki gerçek derinliğin bilinmediğini anlattı. Sonradan ben de merakım üzerine internetten yaptığım araştırmada derinlik hakkında kesin bir bilgiye ulaşamazken, çok farklı söylentiler ve efsanevi bilgilerin haricinde bir şey öğrenemedim. Ama şu gerçek ki bu kadar sık ormanın içinde aniden karşınıza çıkan bu göl ve etrafını saran çam ve kestane ağaçları gerçek bir doğa hikâyesidir.    

     Bu noktada güneş artık dağların ardına gizlenirken, bizim küçük ama detaylı gezimizin de sonuna gelmiştik. Yalova’ya geri dönüş yolunu tuttuk. Yeşil Mavi Yol üzerinden geri dönerken ağaçların ve tepelerin üzerinde yumuşak, turuncu bir Aralık ışığı vardı. Akşamüstü Yalova’dan feribotla İstanbul’a dönüp sonra da Kadıköy yolunu tuttuğum trende, çorak kayalıklara benzettiğim gri binalara bakarken içimden de düşündüm; “kahverengiye basıp, yeşile bakıp, maviye sarılmadığı her yer insanın zindanı olmuş gibi.” 

(Yalova’yı benimseyen ve sevdiren Ağabeyim A.Alper Öncül’e teşekkürlerimle.)

  Yalova’nın Teşvikiye’si foto - Abdullah Agâh ÖNCÜL

Yalova’nın Teşvikiye’si foto - Abdullah Agâh ÖNCÜL (1)

Yalova’nın Teşvikiye’si foto - Abdullah Agâh ÖNCÜL (2)

Yalova’nın Teşvikiye’si foto - Abdullah Agâh ÖNCÜL (3)

Yalova’nın Teşvikiye’si foto - Abdullah Agâh ÖNCÜL (4)

Yalova’nın Teşvikiye’si foto - Abdullah Agâh ÖNCÜL (5)

Yalova’nın Teşvikiye’si foto - Abdullah Agâh ÖNCÜL (6)

Yalova’nın Teşvikiye’si foto - Abdullah Agâh ÖNCÜL (7)

Yalova’nın Teşvikiye’si foto - Abdullah Agâh ÖNCÜL (8)

Yalova’nın Teşvikiye’si foto - Abdullah Agâh ÖNCÜL (9)

Yalova’nın Teşvikiye’si foto - Abdullah Agâh ÖNCÜL (10)

          Yalova’nın Teşvikiye’si foto - Abdullah Agâh ÖNCÜL (11)

Yalova’nın Teşvikiye’si foto - Abdullah Agâh ÖNCÜL (12)

Yalova’nın Teşvikiye’si foto - Abdullah Agâh ÖNCÜL (13)

    Yalova’nın Teşvikiye’si foto - Abdullah Agâh ÖNCÜL (14)

Yalova’nın Teşvikiye’si foto - Abdullah Agâh ÖNCÜL (15)

Yalova’nın Teşvikiye’si foto - Abdullah Agâh ÖNCÜL (16)

Yalova’nın Teşvikiye’si foto - Abdullah Agâh ÖNCÜL (17)

Yalova’nın Teşvikiye’si foto - Abdullah Agâh ÖNCÜL (18)

Yalova’nın Teşvikiye’si foto - Abdullah Agâh ÖNCÜL (19)

Yalova’nın Teşvikiye’si foto - Abdullah Agâh ÖNCÜL (20)

       Yalova’nın Teşvikiye’si foto - Abdullah Agâh ÖNCÜL (21)

2012 ARALIK